14 Kasım 2009 Tarihli Hacıbektaş Söyleşisi Sunumu
“Konu: Alevi-Bektaşilerin Hacı Bektaş’tan Günümüze Örgütlenme Çabaları; Alevi Açılımı Sürecinde Gelinen Nokta.”
Değerli arkadaşlarım; Eğer bugünü anlamak için düne bakmak gerektiği doğruysa, biraz geriye bakıp, günümüz yönetim sorunlarının, dünün yönetim sorunlarıyla ya da yönetici davranışıyla ne kadar benzeştiğini ifade etmeye ve buradan kendimce bir sonuç çıkarmaya çalışacağım. Tarih bilimi bize, bugün korumaya çalıştığımız özünde Bâtınilik yatan, günümüz Alevi-Bektaşi inanç anlayışının, İslam ordularıyla karşılaştıkları esas sürecin M. 634-35’li yıllarda İran Horasan’da gerçekleştiğini göstermektedir. ‘Esas süreç’ diyorum, çünkü Horasan, Belh ve Hacı Bektaş Veli Efendimizin dünyaya geldiği Nişabur bölgesi, İslam orduları tarafından bu yıllarda işgal edilmişse de, İslam’ın sathi kabulü yüzlerce yıl sonra 11-12. yy. da gerçekleşebilmiştir. Bize kan ve gözyaşından öte hiçbir şey vermeyen bu kabulün, bu kırılmanın ya da talihsizliğin yaşandığı bir başka önemli coğrafya ise Hazar Denizinin doğusunda kalan ve halen Maveraunnehir olarak bilinen coğrafi bölgedir.
Seyhun ve Ceyhun, ya da eski isimleriyle Amu Derya ile Siri Derya nehirleri arasında kalan Maveraunnehir bölgesi, tarihi İpek Yolu üzerinde ve halen Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan Devletlerinin sınırları içindedir. Bu bölgede yaşayan Türk asıllı toplulukların, İslam kırımından kurtulan torunları, beşyüzyetmiş yıl sonra (M.1212) bu kez de Moğol saldırısıyla karşılaşıyor ve yurtlarını terk ederek Anadolu’ya geliyorlar. Bir bölümü Çukurova’da iki nehir arasına yerleşiyorlar ve anayurtlarına olan özlemlerinin bir ifadesi olarak, Piramus nehrine Ceyhan, Psaros nehrine de Seyhan adını veriyorlar Konu etmeye çalışacağım bu eski Türk beylikleri, Buhara, Taşkent, Semerkant, Talkan, Baykent gibi şehirlerde ayrı beylikler halinde yaşıyor; dirlik içinde bir yaşam sürdürüyorlardı. O devirde, özellikle adı zengin şehir anlamına gelen Semerkant’ın zenginliğinin dillere destan olduğu söyleniyor. Ehl-i Sünnet’te mensup, Teberi ve Zekeriya Kitapçı gibi İslam tarihçisi yazarların eserlerinden özetleyerek derlediğim bilgilere göre, Türklerin kılıç zoruyla Müslüman olmaları konusundaki bilgilerin topluma verilmesi yasaklanmış, Arapların, M. 670’den 740’lara kadar Türkler üzerinde sürdürdükleri katliamların hikâyesi sansürlenmiştir. Katledilenler de Türkler, sansürleyenler de! İlginç, değil mi? Gerçekleri öğrendiğimizde, bu iğrenç zulüm tarihinin yurttaşlarımızdan saklanma nedenini, daha kolay anlamak mümkün olabilecektir. Kuşkusuz her birey için bilinmesi zorunlu olan, fakat aynı zamanda da bu oturumun çok da içinde olmayan tarihimizi anlatacak değilim. İşaret etmek istediğim şey, bu bölgede dirlik düzenlik içinde yaşayan Türkmenlerin, tıpkı günümüzde olduğu gibi, sen ben kavgasını yeğlemelerine ve birbirlerini arkadan vurmalarına dair, bir örnek verdikten sonra esas konuya geleceğim. Öncü grupların başarısından cesaret alan Araplar, Muaviye’nin ilk Horasan valisi olan, Ubeydullah bin Ziyad komutasında bu sefer daha kalabalık bir ordu ile Ceyhun nehrini geçerek Kibac Hatun yönetimindeki Buhara’yı kuşatıyor. Kibac Hatun, diğer Türk beyliklerinden yardım istiyorsa da Türk beyleri bu yardımdan kaçınarak, Buhara’yı ve Kibaç Hatunu, Arapların kucağına atıyorlar. Bu ihanetten sonra işgalin önü açılıyor: bu coğrafya tamamen işgal ediliyor, zenginlikler yağmalanıyor, eli kılıç tutan tüm erkekler öldürülüyor, kadın ve gençler esir alınıp pazarlarda satılıyor. Sonra ne Kibaç Hatun, ne beyler, ne de ülke kalıyor… Ders çıkarılması amacıyla, örneğini verdiğim Türkmen beylerinin yerine kurumlarımızın yöneticilerini koyduğumuzda, davranış kalıplarında ve özellikle de güç birliği etmek konusunda çok değişme olmadığını üzülerek ve içimiz sızlayarak görmekteyiz. ********* Şimdi, yukarda verdiğim örnekten ve olumlu olumsuz bütün yaşananlardan ders çıkarılmasını temenni ederek, kimi kurumlarımıza değin eleştiri ve önerilerimizi arz etmek istiyorum. Ancak, 8 Kasım Mitingini düzenleyen ve emeği geçen herkese huzurlarınızda öncelikle teşekkür ediyor, bu eylemin gerek barışçıl yansıması, gerekse zamanlaması bakımından bütün sonuçlarını takdirle karşılıyoruz. Temenni edelim, arkadaşlarımız da, bu başarının arkasında yirmi yıllık bir emek, meşakkat, kan ve gözyaşı bulunduğunu takdir etsinler. Mitingin kazanımlarından biri de, Atatürk ve Hz. Ali’nin simge olarak öne çıkarılmasıdır. Öteden beri savunduğumuz ve ‘olmazsa olmaz’ dediğimizde saldırılara maruz kaldığımız değerlerimizin nihayet fark edilmesi bizleri mutlu etmiştir. Dileriz ki, bu değişim içten olsun; 10 Kasımlarda, 29 Ekimlerde, Kerbela yasında ve Atatürk’ü anma günlerinde de devam etsin. Aksi takdirde, buradan değerlerimizin siyaseten kullanıldığı sonucuna varılır ki, bu da ‘Allah’la aldatan’ din tacirlerinden farkımızın olmadığı anlamına gelir. Bu pozitif kazanımımızla birlikte, hatalarımızın da görülmesi ve aksayan yanlarımızın onarımına devam edilmesi gerekmektedir. Örneğin kimi kurumlarımızı yöneten arkadaşlarımız, tüm Alevi-Bektaşileri kucaklama gayreti içinde olması gerekirken daralmış, bölge ve köken tercihine göre kadrolaşmakta bir sakınca görmemiştir. Kamuoyunun tepkisini çeken marjinal eğilim ve söylemler kurumlarımız bünyesinde örgütü yönlendiren bir konuma ve hacme ulaşmıştır. Alevi-Bektaşilerin, Aleviliği Alevilik yapan kadim değerleri tartışmaya açılmıştır. Alevi inanç ritüelleri ve olmazsa olmaz durumundaki simgeleri, hiçbir teolojik bilgisi, birikimi ve konuya hâkimiyeti olmayan yöneticilerimiz tarafından kamuoyu önünde tartışılmış, ‘İslam’ın içi- dışı, Arap’ın Ali’si-bizim Ali’ gibi gereksiz polemiklerle kurumların saygınlığı, üzerinde durduğu zemini, dayanakları ve sempatisi zarar görmüştür. Herkes bilir ki, Alevi bireyin hanesinin önemli özelliklerinden biri, duvarında asılı duran Hz. Ali ve Atatürk resimleridir. Oysa bırakın evlerimizi, bu resim ve simgeleri içselleştiren-savunan üye, şube ve yöneticiler “ulusalcı, tutucu, gerici” nitelemeleriyle eleştirilip uzaklaştırılmış, Aleviliği, cem yapmayı, dede yetiştirme çabalarını öne çıkaran şubeler, kimi yönetici arkadaşlarımızca ‘öteki’ muamelesine tabi tutulup, dışlanmışlardır. Değerli arkadaşlarım; Alevi-Bektaşiler, sürekli olarak Aleviler arasında ‘birlik’ istemektedirler. Oysa son derece dikkat çekicidir, ABF yöneticileri, Federasyonu oluşturan, temellerini atan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfına, Alevi Kültür Derneğine, Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı’na küstür. Cem Vakfıyla diyalogu dahi yoktur. AABK’yla mırın kırındır vs. Hâsılı, kendi dışındaki tüm Alevi-Bektaşi kurumlarına küstür, dargındır. Buradaki herkesi, sorunun nedenleri ve çözümü konusunda düşünmeye çağırıyoruz. ABF yönetiminin oluşturulmasında demokratik usuller yerine ihtilalci yöntemlerin tercih edilmesi ve delege yarışı, hoşnutsuzluklara neden olmaktadır. Hal böyleyken bu yöntem, kimi arkadaşlarımızda alışanlık haline gelmiş; meşrulaştırılmıştır. Eğer Alevi-Bektaşilerin sorunları bir an önce çözülsün istiyorsak, bu yöntemden vazgeçilmeli ve dilimizde pelesenk ettiğimiz demokratik değerler içselleştirilmelidir. Diğer bir konu da, Hacı Bektaş, Pir Sultan, Abdal Musa gibi etkinliklerin organizasyonu ve seremonideki temsil sorunudur. Burada, hakikaten çok acemice olduğunu düşündüğüm yaklaşımı ve iyi niyetten yoksun olan ‘alternatif etkinlik’ tavrını gündeme getirerek, konunun tartışılmasını teklif ediyorum. Değerli arkadaşlarım, eğer emeğin yüce bir değer olduğuna inanıyorsak, bu organizasyonların emeğini çekenlere de saygı duymalı, ‘ben ağayım, ben paşayım, ben büyüğüm’ edasıyla bir yere varılamayacağını kabul etmeliyiz. Ben, Sn. A. Rıza Semanpakoğlu’nun herhangi bir Alevi etkinliğine giderek, ‘ben Hacıbektaş Belediye Başkanıyım; bana burada konuşma hakkı vermek zorundasınız’ dediğini hiç duymadım. Keza meydanlarda; ‘Aleviler de general olmak istiyor’ dedikten sonra, Sn. Başkanın ‘generalliğinin’ eleştirilmesindeki çelişkiyi de dikkat çekmek istiyorum. Sadece bu da değil, yapılan onca etkinlikten hiçbirinde, hatta 2 Temmuz Sivas Anı gününde dahi arkadaşlarıma gidip; ‘ben PSAKD Kurucu Genel Başkanıyım; bu katliam, başkanlığını yürüttüğüm etkinliği hedeflemişti: bunun ezasını, cefasını en çok ben çektim: burada konuşma hakkım var,’ demedim. Bugüne değin buradaki arkadaşlarım da dâhil olmak üzere hiç kimse de; ‘burada alakalı alakasız bunca insan konuşuyor, buyur iki kelime de sen konuş’ demedi. Eğer etkinliğe katılmaya, şartlarım elveriyorsa katılır, izler ve ayrılırım. Değerli arkadaşlar, Tek partiye tutsak olma durumundan kurtulmak ve siyaset dünyasında istemlerimizin hayat bulması adına, oy vermekle özendirmenin ayrı ayrı şeyler olduğu bilinciyle hareket etmeli, diğer siyasi partileri cesaretlendirmeliyiz. Muhalefet olmaktan öte hiçbir hedefi olmayan, parti içi demokrasiyi katleden, kurumlarımıza fevkalade kötü örnek olan, hiç değişmeyen ve günümüz değerlerinden oldukça geriye düşen, iktidar olmayı aklına bile getirmeyen, yıllar yılı oyumuzu heba eden, Kürt bölgelerine gidemeyen, bırakın oy almayı, miting dahi yapamayan partiyi teşhir etmeliyiz. Bu yüzden bütün kitle partilerini muhatap almalı, Irkçı ve dinci partiler dışında kalan siyasi partileri, programlarında, demokratik-inançsal istemlerimize yer vermeleri konusunda ikna etmeliyiz. Kurumlarımızın asli görevi elbette politika yapmak değildir. Hele de siyasi parti kurmak ya da buna öncülük etmek hiç değildir. Kurumlarımız, devletin bütün olanaklarını elinde tutan bunca büyük, gerici, ırkçı ve dinci ittifak karşısında, kendinden menkul siyasi yapılarla avunamaz; o yapılarla iç içe olamaz, aynı metne imza atamaz; bu yapılanmaların öznesi ve cesaretlendiricisi olamaz. ‘bindebir’ oy oranlarıyla avunan siyasi yapılarla yetinemez. Kurumlarımızın, Alevi kültür ve inancından uzaklaşarak, marjinal ideolojilere öncelik veren çocuklarımızla ilgili sorumlulukları vardır. Çocuklarımızın geçmişte olduğu gibi siyaseten kullanılmalarına sessiz kalamayız. Bu gençlerimize sokağı değil, üniversiteyi, bilimi, iş ve aş sahibi olmayı adres göstermeliyiz. İhtiyaç duyan çocuklarımıza geçmişte olduğu gibi burs temin etmeliyiz. Onları kazanmak için çaba göstermeli, ancak bünyemizi ve doğrultumuzu bozmalarına da izin vermemeliyiz. Herkesin, birey olarak istediği yapı ve kurumlarla birlik olma hakları vardır ve olmalıdır. Kurumlarımız bünyesinde ise sadece ama sadece Alevi- Bektaşi değerlerinden yana olunur. Öncelikli ve belirgin olan odur: Onun sloganı atılır, onun flaması sallanır. Bütün büyük, ciddi ve saygın kurumlar da yapısal olarak bunun böyle olmasını ister... ******* Kurumlarımızın eylem ve söyleminde bayrak, sınır ve Atatürk gibi simgesel değerlerimiz asla tartışılmamalıdır. Ankara’da, İstanbul’da, Avrupa’da solcu, Doğu ve Güneydoğu’da şeriat düzeninden ve feodal ağalıktan yana olanlarla işbirliği konusunda dikkatli olunmalıdır. DTP’nin söylemde kalan ‘alevi istemlerinin desteklendiği’ tezine-tuzağına düşülmemelidir. Bu yüzden bizler, kimin eli kimin cebinde olduğu bilinmeyen Kürt sorunu konusunda barışı, özgürleşmeyi ve bir arada yaşamayı önermekten öte, bu oyunun bir tarafı, parçası ve malzemesi olmamalıyız. Kürt yurttaşların özgürlük taleplerini destekliyor, 1993 ırkçı-dinci katliamını en yakın yaşayan biri olarak, bu yurttaşlarımızın trajedilerinin bir an evvel sona ermesini gönülden diliyoruz. Bununla birlikte, Osmanlıdan devralınan ve Alevi-Bektaşi değerlerine karşı oluşturulan, Sünni-Şafii işbirlikçiliğinin tarihi köklerinin ne denli derin ve ırkçı-dinci ittifak bakımından ne denli vazgeçilmez olduğunu da dikkatlerinize sunmak istiyorum. Diliyorum ki, Nazlı Ilıcak’ın, Erdoğan’a hitaben açıklıkla ifade ettiği; ‘Şah İsmail’in Kızılbaş Devletini ortadan kaldıran, Yavuz-İdris Bitlisi işbirliğini örnek al …’ talebi hayat bulmasın ve bu gelenek ‘Kürtlere özgürlük’ örtüsü altında, Erdoğan-Talabani-Barzani üçgeninde güncellenmiş olmasın. Ve bu operasyon; Kürt ilerici unsurlarının ilkelliğe, feodaliteye, töre ve köle olgusuna karşı yürüttükleri özgürlük kavgalarını bitirmeyi de hedef alan çok yönlü ve kirli bir komplo olmasın. El altından yürütülen büyük operasyonlardan sonra, Kürt ilerici unsurlarının evrensel anlamdaki özgürlük talepleri, yeniden, feodal Beylerin ve şeyhlerin insafına terk edilmesin. Sünni-Türk ve Şafi-Kürt feodalitesi AKP şemsiyesi altında ve menfaatleri doğrultusunda bir aradadır. Düşünüyorum da Kürt talepleri için bunca kavga eden AKP, Alevi-Bektaşi istemleri konusunda neden bu kadar isteksiz ve ipe un sermekle meşgul? Acaba diyorum Alevi-Bektaşi istemleri, bu ittifakın hayat bulması adına meze mi yapılıyor? Sadece düşünüyorum… ****** Ne yapabiliriz? Görüldüğü üzere Federasyon, üst kurum bileşenleriyle, yani örgütü örgütleme noktasında sorun yaşıyor. Yaşanan deneyimler göstermiştir ki, bu örgütleme formülünün yapısal zaafları vardır. Bundan önceki yönetimde bileşenlerin yarısı yoktu, şimdi de diğer yarısı yok. Bunun nedenleri konusunda çözüm arayışı içinde mi olalım; yoksa ’küçük olsun benim olsun’ demeye devam mı edelim? Bu dağınıklığın nedeni olmaya, beyhude zaman kaybına, kurumsallığı işlevsiz kılmaya hakkımız olmasa gerek… Vakıf Yönetimi olarak önerimiz şudur: Kabul etmeliyiz ki, ’bir olmadan, iri olamıyoruz.’ İri olmayınca da siyasiler ve iktidar üzerinde etkili olamıyor, çözüm üretemiyoruz. Bu nedenle bütün Alevi-Bektaşi kurumlarını bir araya getirip, tüzel kişiliklerini tartışmadan ve herkesi işin içine katarak, büyük bir sivil güç olalım. Herkes kendi varlığını bu oluşumun içinde ve hatta yönetiminde bulabilsin. Sistem, bindirilmiş, altı boş ve kâğıt üzerindeki yapay çoğunluklarla değil, kurumsal temsil esasına göre yeniden şekillendirilsin ve bir yıllık dönemlerle bir eşgüdüm sistemi kurulsun. Görünen odur ki, kitlesel katılımı ve temsil kabiliyeti çok daha güçlü olan eylemlilikleri daha epeyce süre örgütlemek ve gerçekleştirmek durumunda olacağız. Yaptığımız eylemin etkili olması için tek başına sayısal katılımın gücü yetmiyor. Güçlü kitlesel katılımı temin etmek güzel; elinize sağlık ama bir şeye daha ihtiyaç olduğunu anlamalısınız: kürsüden verilen fotoğraf ve eylem sonrasındaki sürecin yönetilmesi… O fotoğrafı DTP temsilcileriyle, sendikalarla ya da alakasız siyasilerle tamamlayamazsınız. Biz, görüşlerimizi toplumla bölüşmeyi sürdüreceğiz. Söyleye geldiğimiz gibi, çözümün anahtarı birlikten geçmektedir. Anahtarı kullanmamak, mücadeleye zaman kaybettirmektir. O halde Baykal ve Tayiplerden randevu beklemektense; Veliyettin Beyle, A. Rıza Selmanpakoğlu’uyla, İzettin Doğan’la, ya da ne bileyim Mustafa Özcivan’la iletişim yolu tercih edilmelidir. İddialarımızın büyüklüğü yanında, saygınlığımızın da büyütülmesinin başka yolu yoktur. Çevremizi büyütelim ki, zenginleşebilelim. Göreceğiz ki, çevremiz büyüdükçe, esas büyüyen mücadelenin gücü olacaktır. ****** Dostlarım: şu anda cereyan eden gündemlerden biri de meşhur Ergenekon kavgasıdır. Bu mesele, tarafların bize söyledikleri gibi iyi ile kötünün; vatansever ile vatan haininin masum ile saldırganın kavgası mıdır? Gerçekten de böyle midir? Farkında olmamız gereken şudur: taraflar, demokrasi, özgürlük ve insan hakları kavgası peşinde değildirler. Bu nedenle de, bu kavga bizim kavgamız değildir. Bunlardan biri veya diğeri laikliği, demokrasiyi, Türkiye’yi, insan hak ve özgürlüklerini, emeği, işçiyi, fukarayı, Alevileri savunmuyor. Üniversite özgürlüğünü veya yargı bağımsızlığını da savunmuyorlar. Dostlarım: o halde bu kavga, devlet gücünün bir bölümünü olsun elinde tutan ve bunu bırakmak istemeyen tutucularla, gücün tamamını ele geçirmek isteyen gericiler arasındaki çıkar kavgasıdır. Deyim yerindeyse bu kavga, iki ucu da pisliğe bulaşmış bir değneğe benzemektedir. Bir ucunda bu ülkeyi, olanaklarını ve insanlarını kişisel çıkarları adına tepe tepe kullanan eski derin devletçilerle, daha da karanlık bir döneme hazırlanan ve kendi derin devletini inşa etmek sevdasında olan din tacirlerinin kavgasıdır. Öyleyse bizler, ne darbe ne şeriat: insan hak ve hukukuna dayalı demokratik, laik devlet demeye devam edeceğiz! Bu dönemde zarar gören ve itilip kakılan herkesin Ergenekoncu kategorisi içinde yer aldığını iddia etmek ve bir genellemede bulunmak elbette yanlıştır. İktidar çeşitli bahaneler üreterek, kendisine muhalif olan herkesi ezmeye, büyük bir gayret göstermektedir. Bunları onaylamamız elbette mümkün değildir. Şimdi Türkan Saylan’a, demokrasinin en temel unsurları olan siyasi parti mensuplarına, İlhan Selçuk’a Ergenekoncu diyebilir miyiz? Veli Küçük ve benzerleriyle, meşru ve açıktan demokrasi mücadelesi veren siyasi insanların iç içe olduklarını söyleyebilir miyiz? Filozofun dediği gibi; ‘adaletli olun! Çünkü ‘adaletsiz kuvvet zalim, kuvvetsiz adalet aciz olur.’ Bu konudaki teşhisimiz şudur: Devlet yönetimini elinde tutanlar, Türkiye’ye olduğu gibi bizlere ve dünyamıza ihanet ettiler. Dinci baronları besleyip üzerimize salanlar, o baronların, bir gün kendilerine de döneceğinin hesabını yapmadılar. Sürdürdükleri saltanatın rehaveti içinde bizim; ’laiklik bitiyor, demokrasi tasfiye ediliyor!’ feryatlarımızı bile duymadılar! Ergenekon Savcılığının, Alevi kurum yöneticisi olan kimi arkadaşlarımızı çağırarak ‘bak siz de ölüm listesindesiniz’ demesi, Alevi camiasını AKP hükümeti yanında taraf olmaya teşvik etmesi, düzmece krokiler icat etmesi, AKP derin kadroları tarafından uydurulmuş bir senaryodur. ‘İslami Devlet’ amacını gerçekleştirmek noktasında gördükleri direnç nedeniyle, Alevilere şirin görünmenin bir çaresini aradılar. Ve bizi Ergenekon meselesinin mağduru gibi gösterip, “bak bu Ergenekoncular sizi öldürecekti: biz bunu açığa çıkarıp sizi koruduk” diyerek, bir taşla iki kuş vurmanın hesabını yaptılar. ****** AKP Hükümeti, istemlerimiz konusunda ‘sorunu’ çözmek yerine, ortaya içi boş bir ’Alevi Açılımı’ lafı attı ve daha ileriye gitmedi. Peki neden? Dostlarım: ülkemiz o hale geldi ki, devletin Alevilerle ilgili kırmızıçizgilerini artık Diyanet denilen kurumu sömüren ve haramın üstünde oturan Sünni ulema belirliyor. Devletin, emperyalist istemlere karşı tespit ettiği kırmızıçizgileri berhava oldu, hatta ülke yolgeçen hanına döndü ama Diyanetin Alevilere karşı oluşturduğu kırmızıçizgilerinde hiçbir esneme görülmüyor. Hükümet, ‘Alevi Açılımı’ sürecini ciddiye aldığını tekrarlayıp dururken, hükümete bağlı bir kurum olan DİB, Alevi-Bektaşilere alenen hakaret etmeye devam ediyor. Dini bir kurum değil, hükümetlerin de üzerinde siyasal bir güç haline gelen bu kurum, sağduyu sahibi herkesten ‘çözüm’ noktasında tavsiye almasına karşın, çözümsüzlüğü dayatıyorlar. Anımsayalım; sivil otorite eskiden köklü değişiklikler öncesi ‘acaba asker ne der’ diyerek, adım atmakta tereddüt ederdi. Askeri ‘ötekileştirmeyi’ başaran gericiler, onun yerine demokrasiyi değil, ulemayı; yani dinciliği inşa ediyorlar. Bu yüzden dikkat edelim: ve dincilik ‘in’, asker ‘aut’ olurken, sakın, geçmişi mumla aramayalım! Olmaz da, hani bu varsayım yine de aklımızın bir yanında bulunsun! Somut teklifimiz şudur: salt DİB’nı hedef alan, onun mezhepçiliğini, gayrı meşruluğunu ve toplumsal zararlarını deşifre eden bir kitlesel eylemi gündemimize almalı ve bunu mutlaka gerçekleştirmeliyiz diyoruz. Son süreçte AİHM kararları, AB baskısı, 8 Kasım Mitingi vb. kazanımlarımız nedeniyle, Alevilerin iade-i itibar meselesinin, yavaş yavaş hükümetin keyfiyetinden çıktığının farkında olmalıyız. Bu nedenle, ‘Alevi Açılımı’ sürecinin sonuç verip vermeyeceği konusunda bir yargıya varmadan önce, ‘zıtların birliği’ olgusunu göz ardı etmemeli, süreci özendirmeli ve olumsuz söylemlerden uzak durmalıyız. ‘Bu AKP zaten tutucu; bunlardan Alevi sorununa çözüm gelmez’ tavrının, sürpriz bir biçimde bizi yanıltabileceğini ve beklentilerimizden bir bölümünün karşılanabileceği varsayımını göz ardı etmemeliyiz. Dostlarım, son söz olarak: Diyanet çevresini ablukaya alan Muaviye artıkları, sorunu çözümsüz bırakarak, buradan kavga nedenleri üretmek istiyor da olabilirler. Bunu bilemiyoruz: nedenleri ne olursa olsun, kimler hangi ihanet, hangi tuzak içinde olurlarsa olsunlar bizler; kavgayı, ayrışmayı değil; huzuru ve eşitliği istemeye; Yunus, Pir Sultan, Hace Bektaş, Taptuk, Mevlana, Âşık Veysel’lerin aşk ve sevgi pınarlarından feyiz almaya devam edeceğiz. Pirin işaret ettiği; barış ve aşk yolundan yürüyeceğiz: ‘yolumuzdan dönmeyeceğiz; münkir olmayacağız.’ Bu duygularla, başta toplantıyı düzenleyen Sn. Nafiz Ünlüyurt ve Sn. Mustafa Özcivan’a ve emeği geçen herkese teşekkür ediyor, toplantımızın yararlı sonuçlara vesile olmasını diliyor, oturum başkanımız Sn. Veliyettin Beyi ve siz değerli katılımcıları, kurumumuz ve şahsım adına saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. 14.11.2009
Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı Adına Murtaza DEMİR Vakıf Başkanı |